13 Temmuz 2015 Pazartesi

Söz ...

" Bu dünyada neyi çok istiyorsan o senin imtihanındır " diye okumuştum bir yerde. İnandım. Beklemeyi öğrenemedim, sabrıma yenik düştüm. 

Dün akşam misafirlerimiz vardı. Evlat edinmeye karar vermişler, 15 yıllık evlilikleri boyunca onca çabaya rağmen nasip olmadı bir evlat. Başvuru işlemleri, görüşmeler derken evlat edinmeleri için gereken onay gelmiş Ankara'dan. Sabırla bekliyorlar şimdi gelecek olan müjdeli telefonu. Ev öyle sessiz ki dedi bana, çocuk olmayınca susuş kalmış değirmenler gibi hissediyorum kendimi diye sessizce anlattı bana yaşadıklarını. Yaşayan biliyor bu duyguyu, onu anlıyordum çünkü biz de yaşadık bu süreçleri. Boğazımda düğümlenmeden ben ağladım, o ağladı. 

Hayatımda bir sürü şeyi değiştirmeye karar verdim. Değiştiremeyeceklerimi yanıma alıp, arta kalan her şeyden vazgeçmeye karar verdim. İnsanlardan, yaşananlardan sıkılmışken, hali hazırda hızlı karar almaya başlamışken bana iyi gelmeyen her şeyden kurtulmaya söz verdim. Böylesi güzel olacak...


9 Temmuz 2015 Perşembe

Yalnız...



Sıcak bir yaz günü. Hiçbir şey yapası gelmiyor insanın. Tatil istiyor yüreğim de ruhum da. Bir yazı okudum bugün Ceyda Düvenci'ye ait. Verdiği bir röportajda yalnızlığı / anne olmayı öyle güzel anlatmış ki.. Her ne kadar bu iki kelime çelişkili görünse de içiçe öyle güzel bir hal almış ki..Bu cümleleri aynen yazmak istiyorum:

"Bence her anne kendi hayatında yalnız, babalar çok sonraları giriyorlar işin içine. Biz zaten birey olmayı, karıkoca olmayı, eş olmayı, sevgili olmayı zor becerirken bir anda bir çocuk giriyor hayatımıza. Anne baba olmaya adapte olmak için her bireyin zaman ihtiyacı var. Babaların da kendilerine ait zorlukları var. Ben de belirli şeyleri oturtabilmek için deli gibi çalışıyorum. Kızımı istediğim kadar göremiyorum. Ama gördüğüm zaman en güzel vakti geçiriyorum. Babası da öyle. Her birey için anne ve babalığı yalnız sırtlanıp devam etmek başlı başına bir sanat. Bizim imtihanımız diye düşünüyorum."

Bu satırları okuduğumda kendime dair öyle çok sey buldum ki. Söylenecek onca cümlem olmasına rağmen ben susacağım bugün. Belki başka bir zamana....







26 Haziran 2015 Cuma

Ya Şimdi Gidersen...

Halacım, canım...

Keşke bunları okuyabilecek durumda olsaydın da sana okusaydım.. Ya da okumayı da geçtim de sen iyi olsaydın ve biz yine eskisi gibi olsaydık seninle...

Bir yıl önce rahatsızlandığın ilk günlerde bütün aile inanmadık hasta olduğuna. Psikolojik bunların hepsi dedik sana, kendini bırakıyorsun yapma böyle dedik. Oysa sen gerçekten hastaymışsın ve kendin bile bilmiyordun belki durumun bu kadar ciddi olduğunu. Psikiyatrı adı altında gitmediğiniz doktor, içmediğin ilaç kalmadı, oysa bunların hepsi hikaye imiş de bilememişiz işte.

Yaptığı yemeklerle bizlere ziyafet veren sen şimdi gözünü kaşını bile oynatamadan bebek gibi yatıyorsun yatağında. Böreklerini özledim dedim sana, pilavını özledim dedim güldün sadece... Sen şimdi gidersen biz ne yapacağız..

Bir anne sıcaklığını yaşadım seninle. Sana dair en çok neyi sevdim biliyor musun: Yaşadığımız zaman içinde belki de bana sitem etmeyen tek insan sendin. Akrabalar, eş dost ve birçokları.. Bir gün aramasam ya da ziyaretlerimin arasını uzatsam önce bir sitem ederler ya, bir tek sen hep kabul ettin beni. Şimdi böyle söylesem sana, boşver çocuğum sevdiklerinden öyle davranıyorlardır dersin. Sen hiç kötü düşünmezsin ki...

Şimdi sen gidersen öksüz kalacak evin. Eniştem, kuzenlerim, kardeşlerin, bizler ve en can yakıcısı da baban öksüz kalacak. Dedemin her of çekişinde canının yandığını hissediyorum, Bir babanın yaşı kaç olursa olsun evladının gözünün önünde erimesi, elinden hiçbir şeyin gelmemesi... Düşünmek bile istemiyorum. 

Dün gece ellerine dokundum, gözünü açtın usulca, yorgundun, belli ki ona bile gücün kalmamıştı. O ellerinle bir zamanlar iğne oyaları yapmıştın bana. Oysa şimdi... Bana verdiğin onca şey için, hiçbir zaman yargılamadan hep yanımda olduğun için, duaların, güzel dileklerin, varlığın için teşekkür ediyorum sana. Ben seni çok sevdim....






15 Haziran 2015 Pazartesi

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka...



NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA
Edip CANSEVER

I
Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
Hiçbir şey! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, “şuram ağrıyor” bir de, “başım dönüyor”, “yanıyor avuçlarım”
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş, yaşıyorcasına
Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan olmalarıyla-
Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park bekçisinin
Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi sallanaraktan
Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda aranan
Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunçtur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe ışıklarında
Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan olmalarıyla
Korkunçtur korkunç!
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum ayrıca
Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz inceliği
Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
Bırakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan olmalarımla
Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam – anılar mı dediniz? – ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
Zorlanmış bir gülüşten – iğrenip birden – kusmalar, bulantılar
bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam – ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa vurmalar –
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün?
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu konuda?
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık bir şey insanın sonsuzunda.
Bu kadarcık bir şey – iyi ya, peki, şimdi kim var sırada? –
Sakın ha! Biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza.
Yok deyin çünkü biz.. Biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza!
Örneğin bir kahve falı? Az müzik? Diyorum biraz iskambil!..
Ama hiç seslenmeyelim – seslenmeyelim – içimizden oynayalım.
Ayrıca,
– Dört kişiyiz!
– Hayır on!.
– Bin kişiyiz!
– Bana kalırsa..
Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında?
Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir unutulmaya..
Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz? Ne tuhaf biraz anlıyorum.
– Üç karo!
– Pas diyorum!
– Susalım baylar, dört kupa!
Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz? Susalım!
Susalım – niye susalım – Anılar mı dediniz? Ne sesli bir vuruşma!
Ya sonra? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra?
Gene mi? Başladınız mı? Peki şimdi kim var sırada?
Sakın ha!
Biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza.
Yok deyin çünkü biz..
Biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla..
Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada olmayı.
İstiyorum – sahi mi? – ama isterseniz siz olun.
Siz olun, biz olalım, kim olacak? – hep böyle oyalansanıza –
Yani; “Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa.”
Gibi oyalansanıza,
Biraz oyalansanıza.
Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek, biliyorum
Kimse bir gün kimseyi sevmeyecek korkuyorum
Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda
Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.

Hakettiği kadar değer vereceksin insanlara. Taşıyabileceğinden fazla verdiğin değer öyle abartılı duruyor ki bu karakterlerde. Gülmeden düşünmeden edemiyor insan. Zavallı insan tiplemeleri...


3 Şubat 2015 Salı

Öyle İşte...



Ben ne zaman dinlesem bu şarkıyı ta uzaklara gider yüreğim. Herhangi bir sebebi yok bunun. Değişik bir duygu sarar yüreğimi. Gitmek isterim mesela ya da herşeye yeniden başlamak... Ya uzun bir yolculuk isterim ya da sessizce oturmak... Ya da nebileyim bir dost arar bulurum kendimi. Dedim ya bambaşka duygulara bürünürüm ben bu şarkıda diye, işte öyle birşey. Uzun cümlelerimin herbirini tüketirim her notasında. Bildiğim bütün kelimeleri yok ederim birer birer. 

Bir kez daha gidip geldim bu yorumla. İyi ki söylemişler iyi ki dinlemişim...


6 Ocak 2015 Salı

Kitaplarım ve Huzur



En son okuduğum "Senden Önce Ben" de o kadar çok hıçkırıklara boğuldum ve yazarın dilini o kadar çok beğenmiştim ki her ne kadar önyargılarla kitabı ertelesem de sadece okumuş olmak için başladım ve kitaplar hakkındaki bu önyargılarımdan dolayı bir kez daha kınadım kendimi. Bahsedildiği üzere bu kitapgerçekten toplum içinde okunmamalı. Eğer duygusal bir insansanız sonunda ağlamak öyle böyle değil bildiğiniz hıçkırıklarla ağlıyor insan. Hazin bir son ve alışılmadık bir mücadele.


Sonrasında başladığım "Kocan Kadar Konuş" hızla okunabilecek gündelik bir kitap. Başlıyor ve bitiyor.Sadece merak ettiğim türden bir kitaptı bu ve çerez gibi dediğim türden bir kitap oldu.Bu kitabın bana kazandırdığı en güzel şey sürekli bahsettiği Raif Bey oldu. " Kürk Mantolu Madonna" kitabının baş kahramanı Raif Bey o kadar çok anılıyor ki bu kitapta uzun süredir ertelediğim "Kürk Mantolu Madonna" ya başladım sonunda.

"Kürk Mantolu Madonna" ... İsminde var bir kere muhteşemlik. Bu kitap içeriğiyle, diliyle, yalınlığı ve bir o kadar çekiciliğiyle öyle bir doyurdu ki ruhumu, söylenecek tek bir sözüm kalmadı.

Der ki kitapta; "Onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim."

Ya da " Bu akşam anladım ki,, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş."

Bir kez daha okumakta olduğum "Anna Karenina" yarıda kaldı ve ben önce bu kitabı bitirdim.

Soğuk hava, bir fincan çay, kitaplarım ve huzur... Şükürler olsun,  ne mutlu bu duyguları bana verdiğin için Rabbim sana.




29 Aralık 2014 Pazartesi

Yepisyeni Yıl



Nerdennnn nereye... Geriye dönüp baktığımda neler de yaşamışım.. Gülmüşüm, ağlamışım, kapıları 

kapatmışım kimisine, kimisine yeniden güvenmeyi öğrenmişim. An gelmiş günlerce canım sıkılmış 

hiç olmadık şeylere ya da öyle bir an gelmiş ki hiç olmadık bir olayla gökyüzüne salıncak kurup 

sallanmışım çocuklar gibi. 

Ben Mavi... En sevdiğim renk olmasından sanırım herşeyi maviye boyamam. Farketmez tonunun 

açıklığı koyuluğu... Huzur, mutluluk, anlayış, şefkat kokan rengim ben....

Aman aman beklentilerim olmaz yeni bir yıl öncesinde. Bilirim ki aldığım her nefesten ötürü şükran 

duyduğum Rabbim hayırlısı ise nasip edecektir bizlere beklentilerimizi. Yeni yıl öncesinde ışıl ışıl 

sokakları sadece görünümünden ötürü sever, gelecek elektrik faturalarından ötürü can sıkarım 

sonrasında. Hediye falan istemem sırf yeni yıldan ötürü. Her ne kadar liseli yıllarımda küçük 

çekilişler yapsak da arkadaşlarla kendi aramızda şimdilerde yaşanan güzel bir anı olarak kalıyor 

zihnimde ama hala yeni yıl dolayısıyla kendi aralarında hediyeleşen arkadaşlarıma da saygı duymayı 

bir borç bilirim kendime.

Ben herşeyden önce sağlık diliyorum yeni yıl öncesinde. Eğer hayırlı olacaksa gönlümüzden geçen 

her ne varsa nasip olsun inşallah. Üstesinden gelemeyeceğimiz sınavlardan korkarım. İşte bu yüzden 

herkese ailesiyle, sevdikleriyle birlikte olacağı, huzuru ağız tadı yerinde olacak sağlıklı bir yıl 

diliyorum. Hep birlikte sevgi dolu nice güzel yıllara...



12 Aralık 2014 Cuma

Yarın ola ...




"KİBİR EN SEVDİĞİM GÜNAHTIR" der en sevdiğim filmlerden biri olan "Şeytanın Avukatı" nda.

Dün akşam bir kez daha izledik eşimle filmi. Bir kez daha hayran kaldık oyunculuğa, görselliğe.

Düşünüyorum da; bilmediği konu hakkında soru sormayı kibir sayan, en mükemmelin kendisi olduğunu düşünen, yapıcı olmak var iken nasıl olur da yıpratırım diye çaba harcayan, sessizce ama içten içe üzen insanlarla dolu çevremiz.

Artık öyle birşey ki insan kime inanacağını kime güveneceğini bile bilemiyor. Ve sen dönüp dolaşıp kendi kabuğuna dönüyorsun. Nerde dost bildiklerimiz diye canını sıkıyorsun uzun uzun. Kafana takma diyen tipleri de anlamadım hiçbir zaman. Her ne kadar dinlemeye açık olsam da bazen fazla geliyor tavsiyeler. Çünkü herkesin yaşamı kendine. Herkes kendi hayatından sorumlu.

Her ne kadar herkesin yaşamı kendine derken de televizyonda çıkan reklamlara takıyorum bu aralar. Parasızlık ve açlık yaşam standartlarını zorlarken boy boy yiyecek ve içecek reklamlarının ya da kebapların, dönerlerin süslediği sofraların bu kadar teşhir edilmesi can sıkıcı. Alan var alamayan var. Ortası yok zaten bu işlerin. Durumun ya var ya da hiç yok. Herkes bankaya mecbur. Ek hesap denilen şeyi icat etmese bankalar bu kadar insan nasıl döndürürdü bu düzeni merak konusu..

Hiçbir şey iyiye gitmiyor sanki. Umudumu kaybetmek istemiyorum ama dağın görünen yüzü böyle...

Yarın ola hayrola....



13 Kasım 2014 Perşembe

Hoş :)



Uzun bir aradan sonra yeniden burada olmak nasıl da güzelmiş.... Herşey yolunda çok şükür. Sadece yetişemiyorum zamana. İş, ev, okul  derken öyle ihmal ettim ki kendimi bu aralar. Yeniden yazılarda yolumu bulmam dileğiyle... Yağmurlu bir Aydın'dan yürek dolusu sevgiler...  

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Farkındalık



                             Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?

Hiç vaktiniz yok, “Fast live”, “Fast food”, “Fast music”, “Fast love”…

Dikte ettirilen “yükselen değerler”, “in” ler, “out” lar…

Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.

Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!

Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?

Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?

İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?

Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?

birini sevmek için hangi tuşlara basmak gerekir?

Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?

Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?

Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?

Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?

Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?
 
Müşfik KENTER

-------
Ne güzel söylemiş değil mi Müşfik KENTER.. Bugünleri ne güzel de anlatmış...Farkında olacağınız bir hayat yaşamanız dileğiyle...
İyi haftalar :)