Sayfalar

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Söz ...

" Bu dünyada neyi çok istiyorsan o senin imtihanındır " diye okumuştum bir yerde. İnandım. Beklemeyi öğrenemedim, sabrıma yenik düştüm. 

Dün akşam misafirlerimiz vardı. Evlat edinmeye karar vermişler, 15 yıllık evlilikleri boyunca onca çabaya rağmen nasip olmadı bir evlat. Başvuru işlemleri, görüşmeler derken evlat edinmeleri için gereken onay gelmiş Ankara'dan. Sabırla bekliyorlar şimdi gelecek olan müjdeli telefonu. Ev öyle sessiz ki dedi bana, çocuk olmayınca susuş kalmış değirmenler gibi hissediyorum kendimi diye sessizce anlattı bana yaşadıklarını. Yaşayan biliyor bu duyguyu, onu anlıyordum çünkü biz de yaşadık bu süreçleri. Boğazımda düğümlenmeden ben ağladım, o ağladı. 

Hayatımda bir sürü şeyi değiştirmeye karar verdim. Değiştiremeyeceklerimi yanıma alıp, arta kalan her şeyden vazgeçmeye karar verdim. İnsanlardan, yaşananlardan sıkılmışken, hali hazırda hızlı karar almaya başlamışken bana iyi gelmeyen her şeyden kurtulmaya söz verdim. Böylesi güzel olacak...


9 Temmuz 2015 Perşembe

Yalnız...



Sıcak bir yaz günü. Hiçbir şey yapası gelmiyor insanın. Tatil istiyor yüreğim de ruhum da. Bir yazı okudum bugün Ceyda Düvenci'ye ait. Verdiği bir röportajda yalnızlığı / anne olmayı öyle güzel anlatmış ki.. Her ne kadar bu iki kelime çelişkili görünse de içiçe öyle güzel bir hal almış ki..Bu cümleleri aynen yazmak istiyorum:

"Bence her anne kendi hayatında yalnız, babalar çok sonraları giriyorlar işin içine. Biz zaten birey olmayı, karıkoca olmayı, eş olmayı, sevgili olmayı zor becerirken bir anda bir çocuk giriyor hayatımıza. Anne baba olmaya adapte olmak için her bireyin zaman ihtiyacı var. Babaların da kendilerine ait zorlukları var. Ben de belirli şeyleri oturtabilmek için deli gibi çalışıyorum. Kızımı istediğim kadar göremiyorum. Ama gördüğüm zaman en güzel vakti geçiriyorum. Babası da öyle. Her birey için anne ve babalığı yalnız sırtlanıp devam etmek başlı başına bir sanat. Bizim imtihanımız diye düşünüyorum."

Bu satırları okuduğumda kendime dair öyle çok sey buldum ki. Söylenecek onca cümlem olmasına rağmen ben susacağım bugün. Belki başka bir zamana....







26 Haziran 2015 Cuma

Ya Şimdi Gidersen...

Halacım, canım...

Keşke bunları okuyabilecek durumda olsaydın da sana okusaydım.. Ya da okumayı da geçtim de sen iyi olsaydın ve biz yine eskisi gibi olsaydık seninle...

Bir yıl önce rahatsızlandığın ilk günlerde bütün aile inanmadık hasta olduğuna. Psikolojik bunların hepsi dedik sana, kendini bırakıyorsun yapma böyle dedik. Oysa sen gerçekten hastaymışsın ve kendin bile bilmiyordun belki durumun bu kadar ciddi olduğunu. Psikiyatrı adı altında gitmediğiniz doktor, içmediğin ilaç kalmadı, oysa bunların hepsi hikaye imiş de bilememişiz işte.

Yaptığı yemeklerle bizlere ziyafet veren sen şimdi gözünü kaşını bile oynatamadan bebek gibi yatıyorsun yatağında. Böreklerini özledim dedim sana, pilavını özledim dedim güldün sadece... Sen şimdi gidersen biz ne yapacağız..

Bir anne sıcaklığını yaşadım seninle. Sana dair en çok neyi sevdim biliyor musun: Yaşadığımız zaman içinde belki de bana sitem etmeyen tek insan sendin. Akrabalar, eş dost ve birçokları.. Bir gün aramasam ya da ziyaretlerimin arasını uzatsam önce bir sitem ederler ya, bir tek sen hep kabul ettin beni. Şimdi böyle söylesem sana, boşver çocuğum sevdiklerinden öyle davranıyorlardır dersin. Sen hiç kötü düşünmezsin ki...

Şimdi sen gidersen öksüz kalacak evin. Eniştem, kuzenlerim, kardeşlerin, bizler ve en can yakıcısı da baban öksüz kalacak. Dedemin her of çekişinde canının yandığını hissediyorum, Bir babanın yaşı kaç olursa olsun evladının gözünün önünde erimesi, elinden hiçbir şeyin gelmemesi... Düşünmek bile istemiyorum. 

Dün gece ellerine dokundum, gözünü açtın usulca, yorgundun, belli ki ona bile gücün kalmamıştı. O ellerinle bir zamanlar iğne oyaları yapmıştın bana. Oysa şimdi... Bana verdiğin onca şey için, hiçbir zaman yargılamadan hep yanımda olduğun için, duaların, güzel dileklerin, varlığın için teşekkür ediyorum sana. Ben seni çok sevdim....






15 Haziran 2015 Pazartesi

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka...



NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA
Edip CANSEVER

I
Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
Hiçbir şey! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, “şuram ağrıyor” bir de, “başım dönüyor”, “yanıyor avuçlarım”
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş, yaşıyorcasına
Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan olmalarıyla-
Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park bekçisinin
Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi sallanaraktan
Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda aranan
Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunçtur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe ışıklarında
Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan olmalarıyla
Korkunçtur korkunç!
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum ayrıca
Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz inceliği
Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
Bırakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan olmalarımla
Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam – anılar mı dediniz? – ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
Zorlanmış bir gülüşten – iğrenip birden – kusmalar, bulantılar
bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam – ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa vurmalar –
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün?
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu konuda?
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık bir şey insanın sonsuzunda.
Bu kadarcık bir şey – iyi ya, peki, şimdi kim var sırada? –
Sakın ha! Biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza.
Yok deyin çünkü biz.. Biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza!
Örneğin bir kahve falı? Az müzik? Diyorum biraz iskambil!..
Ama hiç seslenmeyelim – seslenmeyelim – içimizden oynayalım.
Ayrıca,
– Dört kişiyiz!
– Hayır on!.
– Bin kişiyiz!
– Bana kalırsa..
Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında?
Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir unutulmaya..
Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz? Ne tuhaf biraz anlıyorum.
– Üç karo!
– Pas diyorum!
– Susalım baylar, dört kupa!
Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz? Susalım!
Susalım – niye susalım – Anılar mı dediniz? Ne sesli bir vuruşma!
Ya sonra? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra?
Gene mi? Başladınız mı? Peki şimdi kim var sırada?
Sakın ha!
Biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza.
Yok deyin çünkü biz..
Biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla..
Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada olmayı.
İstiyorum – sahi mi? – ama isterseniz siz olun.
Siz olun, biz olalım, kim olacak? – hep böyle oyalansanıza –
Yani; “Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa.”
Gibi oyalansanıza,
Biraz oyalansanıza.
Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek, biliyorum
Kimse bir gün kimseyi sevmeyecek korkuyorum
Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda
Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.

Hakettiği kadar değer vereceksin insanlara. Taşıyabileceğinden fazla verdiğin değer öyle abartılı duruyor ki bu karakterlerde. Gülmeden düşünmeden edemiyor insan. Zavallı insan tiplemeleri...


3 Şubat 2015 Salı

Öyle İşte...



Ben ne zaman dinlesem bu şarkıyı ta uzaklara gider yüreğim. Herhangi bir sebebi yok bunun. Değişik bir duygu sarar yüreğimi. Gitmek isterim mesela ya da herşeye yeniden başlamak... Ya uzun bir yolculuk isterim ya da sessizce oturmak... Ya da nebileyim bir dost arar bulurum kendimi. Dedim ya bambaşka duygulara bürünürüm ben bu şarkıda diye, işte öyle birşey. Uzun cümlelerimin herbirini tüketirim her notasında. Bildiğim bütün kelimeleri yok ederim birer birer. 

Bir kez daha gidip geldim bu yorumla. İyi ki söylemişler iyi ki dinlemişim...


6 Ocak 2015 Salı

Kitaplarım ve Huzur



En son okuduğum "Senden Önce Ben" de o kadar çok hıçkırıklara boğuldum ve yazarın dilini o kadar çok beğenmiştim ki her ne kadar önyargılarla kitabı ertelesem de sadece okumuş olmak için başladım ve kitaplar hakkındaki bu önyargılarımdan dolayı bir kez daha kınadım kendimi. Bahsedildiği üzere bu kitapgerçekten toplum içinde okunmamalı. Eğer duygusal bir insansanız sonunda ağlamak öyle böyle değil bildiğiniz hıçkırıklarla ağlıyor insan. Hazin bir son ve alışılmadık bir mücadele.


Sonrasında başladığım "Kocan Kadar Konuş" hızla okunabilecek gündelik bir kitap. Başlıyor ve bitiyor.Sadece merak ettiğim türden bir kitaptı bu ve çerez gibi dediğim türden bir kitap oldu.Bu kitabın bana kazandırdığı en güzel şey sürekli bahsettiği Raif Bey oldu. " Kürk Mantolu Madonna" kitabının baş kahramanı Raif Bey o kadar çok anılıyor ki bu kitapta uzun süredir ertelediğim "Kürk Mantolu Madonna" ya başladım sonunda.

"Kürk Mantolu Madonna" ... İsminde var bir kere muhteşemlik. Bu kitap içeriğiyle, diliyle, yalınlığı ve bir o kadar çekiciliğiyle öyle bir doyurdu ki ruhumu, söylenecek tek bir sözüm kalmadı.

Der ki kitapta; "Onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim."

Ya da " Bu akşam anladım ki,, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş."

Bir kez daha okumakta olduğum "Anna Karenina" yarıda kaldı ve ben önce bu kitabı bitirdim.

Soğuk hava, bir fincan çay, kitaplarım ve huzur... Şükürler olsun,  ne mutlu bu duyguları bana verdiğin için Rabbim sana.




29 Aralık 2014 Pazartesi

Yepisyeni Yıl



Nerdennnn nereye... Geriye dönüp baktığımda neler de yaşamışım.. Gülmüşüm, ağlamışım, kapıları 

kapatmışım kimisine, kimisine yeniden güvenmeyi öğrenmişim. An gelmiş günlerce canım sıkılmış 

hiç olmadık şeylere ya da öyle bir an gelmiş ki hiç olmadık bir olayla gökyüzüne salıncak kurup 

sallanmışım çocuklar gibi. 

Ben Mavi... En sevdiğim renk olmasından sanırım herşeyi maviye boyamam. Farketmez tonunun 

açıklığı koyuluğu... Huzur, mutluluk, anlayış, şefkat kokan rengim ben....

Aman aman beklentilerim olmaz yeni bir yıl öncesinde. Bilirim ki aldığım her nefesten ötürü şükran 

duyduğum Rabbim hayırlısı ise nasip edecektir bizlere beklentilerimizi. Yeni yıl öncesinde ışıl ışıl 

sokakları sadece görünümünden ötürü sever, gelecek elektrik faturalarından ötürü can sıkarım 

sonrasında. Hediye falan istemem sırf yeni yıldan ötürü. Her ne kadar liseli yıllarımda küçük 

çekilişler yapsak da arkadaşlarla kendi aramızda şimdilerde yaşanan güzel bir anı olarak kalıyor 

zihnimde ama hala yeni yıl dolayısıyla kendi aralarında hediyeleşen arkadaşlarıma da saygı duymayı 

bir borç bilirim kendime.

Ben herşeyden önce sağlık diliyorum yeni yıl öncesinde. Eğer hayırlı olacaksa gönlümüzden geçen 

her ne varsa nasip olsun inşallah. Üstesinden gelemeyeceğimiz sınavlardan korkarım. İşte bu yüzden 

herkese ailesiyle, sevdikleriyle birlikte olacağı, huzuru ağız tadı yerinde olacak sağlıklı bir yıl 

diliyorum. Hep birlikte sevgi dolu nice güzel yıllara...



12 Aralık 2014 Cuma

Yarın ola ...




"KİBİR EN SEVDİĞİM GÜNAHTIR" der en sevdiğim filmlerden biri olan "Şeytanın Avukatı" nda.

Dün akşam bir kez daha izledik eşimle filmi. Bir kez daha hayran kaldık oyunculuğa, görselliğe.

Düşünüyorum da; bilmediği konu hakkında soru sormayı kibir sayan, en mükemmelin kendisi olduğunu düşünen, yapıcı olmak var iken nasıl olur da yıpratırım diye çaba harcayan, sessizce ama içten içe üzen insanlarla dolu çevremiz.

Artık öyle birşey ki insan kime inanacağını kime güveneceğini bile bilemiyor. Ve sen dönüp dolaşıp kendi kabuğuna dönüyorsun. Nerde dost bildiklerimiz diye canını sıkıyorsun uzun uzun. Kafana takma diyen tipleri de anlamadım hiçbir zaman. Her ne kadar dinlemeye açık olsam da bazen fazla geliyor tavsiyeler. Çünkü herkesin yaşamı kendine. Herkes kendi hayatından sorumlu.

Her ne kadar herkesin yaşamı kendine derken de televizyonda çıkan reklamlara takıyorum bu aralar. Parasızlık ve açlık yaşam standartlarını zorlarken boy boy yiyecek ve içecek reklamlarının ya da kebapların, dönerlerin süslediği sofraların bu kadar teşhir edilmesi can sıkıcı. Alan var alamayan var. Ortası yok zaten bu işlerin. Durumun ya var ya da hiç yok. Herkes bankaya mecbur. Ek hesap denilen şeyi icat etmese bankalar bu kadar insan nasıl döndürürdü bu düzeni merak konusu..

Hiçbir şey iyiye gitmiyor sanki. Umudumu kaybetmek istemiyorum ama dağın görünen yüzü böyle...

Yarın ola hayrola....



13 Kasım 2014 Perşembe

Hoş :)



Uzun bir aradan sonra yeniden burada olmak nasıl da güzelmiş.... Herşey yolunda çok şükür. Sadece yetişemiyorum zamana. İş, ev, okul  derken öyle ihmal ettim ki kendimi bu aralar. Yeniden yazılarda yolumu bulmam dileğiyle... Yağmurlu bir Aydın'dan yürek dolusu sevgiler...  

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Farkındalık



                             Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?

Hiç vaktiniz yok, “Fast live”, “Fast food”, “Fast music”, “Fast love”…

Dikte ettirilen “yükselen değerler”, “in” ler, “out” lar…

Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.

Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!

Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?

Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?

İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?

Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?

birini sevmek için hangi tuşlara basmak gerekir?

Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?

Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?

Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?

Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?

Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?
 
Müşfik KENTER

-------
Ne güzel söylemiş değil mi Müşfik KENTER.. Bugünleri ne güzel de anlatmış...Farkında olacağınız bir hayat yaşamanız dileğiyle...
İyi haftalar :)

1 Ağustos 2014 Cuma

Mavinin Sesi

 

Yeniden anne olacağımı öğrendiğimden bugüne tam bir ay geçti. Bu haberi duyduğum ilk andaki tepkimi saymazsak herşey öyle güzeldi ki.Afallamıştım tabi.Yeniden anne olmak, işim, evim, sorumluluklarım ve kafamın iini kurcalayan onlarca soru.Hepsini bir yana bıraktım dakikalar sonra ve bize "merhaba" diyen bebeğimizi düşünmeye başlamıştım bile.

Ama olmadı. Ona veda edeli 1 hafta oldu. Gittiğimiz onca doktor, hepsinde bir umut arayışı yetmedi onu büyütmeye. Kendimi suçladım önce. Nedenini bilmeden benim yüzümden dedim sürekli. Ben nerede hata yaptım diye üşündüm durdum.Neticede yapacak birşey yoktu ve müdahele ile bebeğimi alacaklardı. Dirensem kime neden direnecektim ki, o büyümüyordu, kalp atışları olmuyordu.

Hastaneden eve geldiğimiz a'nı hiç unutamayacağım heralde. O kadar büyük bir eksiklik ki bu, henüz küçücük olmasına rağmen sanki bana ait birşey bırakmış da gelmiş gibiydim. Artık içimde büyümesini beklediğim, ona dokunmaktan, düşlemekten mutluluk duyduğum bir bebeğim yoktu hayatımda.

Kendi tabirimle " ben kaybetmiştim "

Bunda da vardır bir hayr dediler, üzülme düşüğün arkası yeniden hamile kalırmış kadın dediler, ya sana birşey olsaydı dediler, oğlunu düşün, eşini düşün,sen iyisin ya yeniden olu dediler, dur bakalım herşey nasip dediler, üzüldük, sen üzülme dediler... Dediler de dediler.... Biliyorum, beni düşündüklerindendi bu cümleler ama olmadı işte. Neye yaradı bilmiyorum.

Ben şimdi yaralarımı sarmakla meşgulüm. Kimse faydalı olamayacak bu konuda, ben başımın çaresine bakabilirim yaralarımın.

Hemen ertesi günü kitapıma gittim. "Ben iyi değilim, bana sakin, sessiz, beni yormayan bir kitap önerebilirmisin dedim, bana önce Kristın Hannah kitaplarını önerdi sonra da vazgeçerek elime bir kitap tutuşturdu: Başucumda Müzik.

Kürşat BAŞAR' ın bir kitabı. Ben çok sevdim ve okumaktan çok keyf aldım.

Kitaptan bir alıntı yapacağım ki, beni en çok etkileyen cümlelerden bir kaçı:

" Hayatı kendi başına kurabileceğine, kendi düzeniyle yaşayacağına inanan insanlardan biriydim.Asıl budalalık bu değil mi?
Şimdi anladım ki, hayat bizden büyüktür ve biraz güçlü rüzgar bile kurduğunuz bütün o kumdan kaleleri çocuksu bir keyfle ansızın yıkıverir."
" Hepimiz başkalarının başına gelenleri biliriz, bize ok yabancı görünen hayatları filmlerden kitaplardan öğreniriz.Anlatılardan, hi yaşamasak bile pekçok şey kalır aklımızda.
Ama ancak kendimiz yaşadığımız zaman ne olduğunu gerçekten anlayabiliriz."

Bu da geçecek... Neler geçmedi ki.Hangi yaralar iyileşmedi ki.. Kimileri kabuk bağladı, ara ara kanadı, kimileri de üstüne dikiş atar gibi silinip gitti. İyi olmak zorundayım, önce kendim içim, oğlum için, eşim için ve sevdiklerim için...

Bana bu gücü verdiğin için sana minnettarım Rabbim.



20 Temmuz 2014 Pazar

Sessizlik ...


( Öncelikle mesajlarıyla, telefonlarıyla, yürekleriyle bana destek olan arkadaşlarıma binlerce teşekkür ediyorum... )

SESSİZLİĞE ...

Sessizliğe diyorum, sesimi kime nasıl duyuracağımı bilmiyorum. Perşembe günü doktor kontrolümüzde dr bey bebeğimizin gelişiminin yavaş olduğunu söyledi. İnanmadım. Ona göre 7,5 haftalık olan bebeğimiz benim hesaplarıma göre henüz 5 haftalık. Sonra başka bir doktor, sonra başka bir doktor, hatta hemşireler derken epey yol katettik. Anlamadığım bir doktorun söylediği diğerinkini tutmuyor. Oysa doğru tek değil midir? En trajedik tarafı ise doktorların şuna benzer cümle kullanmaları :
" Hazırlıklı olmak lazım, olumlu düşünün ama umutlanmayın."

Bu nasıl bir çelişkidir, bu nasıl bir yaralayıştır, bu nasıl bir umursamazlıktır. İçimde var olan henüz fasülye tanesi kadar olan yavruma ben onca anlam yükler iken bu nasıl bir caniliktir anlamadım.

............

Beklemekten başka birşey gelmiyor elimden. Elimizden gelen herşeyi yapmamıza rağmen nasipten öteye gitmiyor bazı şeyler.. Biliyorum, olduğu kadar , olmadığı kader.. Olumlu düşünmeye çalışıyorum, içimden bir ses herşeyin yolunda olduğunu söylüyor. Bebeğim sağsalim dünyaya gelecek diyorum sürekli çünkü ben böyle hissediyorum. Olur da bişeyler yolunda gitmezse ve bebeğimizi kaybedecek olursam, haykırışlarım için, yalvarışlarım için beni bağışla Rabbim.

8 Temmuz 2014 Salı

Hamileyim :)



Günaydınnnn :)

Blog yazmaya başladığım günden itibaren bana dair, hayatıma dair pek çok şeyi paylaştım bu sayfalarda.

Dinlediğim, öğrendiğim, meraklandığım, takip ettiğim ve edildiğim arkadaşlarımla sessiz bir dostluğa dönüştü paylaşımlarımız.

Özellikle hayatımın merkezine aldığım yeniden anne olma isteği günlerce meşgul etti duygularımı. Doktorların yüzümüze açıkça söylediği bebeğiniz olmayacak sözleri her defasında yeniden acıtmıştı canımı. Bir oğlumuz vardı ancak yeniden bebeğimiz olmasını istiyorduk. Doktorumuz önce aşılama dedi ve 2 kere başarısızlıkla sonuçlanan aşılama evresinden sonra tüp bebek tedavisine başlamak üzere kolları sıvayacaktık ki, bu yolculuğun bizi gerçekten çok yıprattığını farkettik. İşte bu yüzden biz böyle mutluyuz. Nasip de varsa belki birgün tüp bebek için doktora gideriz derken, tam da herşeyi bırakmışken göğüs ve karın ağrılarım başladı.

İhtimal bile vermez iken, doktora gittiğimde "sen hamilesin " cümlesi öyle heyecan vericiydi ki. Ben hamileydim ve  Rabbim izin verirse yeniden anne olacaktım. Saatlerce ağladım, etrafımdaki insanlara aldırmadan ağladım.Korku, heyecan, şaşkınlık, hayata dair ne kadar duygu varsa birbir yaşadım hepsini.

Henüz kalp atışları oluşmadığı için doktorumuz bu duyguya çok fazla alışmamamı söylese de öyle bir duygu ki bu, sürekli dua ediyorum bebeğimin bizi bırakmaması için.Rutin kontrollere başladık geçen hafta, şimdi tek istediğim kalp atışlarının oluşmasını beklemek.

Anladım ki (doktorumun ilk söylediği şey) ; Rabbim ol derse oluyor. Bu yüzden bir kez daha teşekkür ediyorum Rabbim sana...

Bu yolda ilerleyen herkese diyebilirim ki; çok zor bir süreç biliyorum, biliyorsunuz, umut hep bizimle olsun. Dilerim bebek sahibi olmak isteyen herkes dileğine kavuşur.

Sevgiyle kalın :)



25 Haziran 2014 Çarşamba

senin şarkın!

 


Bu sabah radyoyu açtığımda ilk şarkı... Nasıl bir melodi ki içine çekti beni.

Dün akşam "Behlül" adlı ata binmemin, yaklaşık 15 dakika boyunca atı çeken Kağan'ın, mutluluğunu gözlerinden okuduğum oğlumun, yemyeşil bir doğada güzel bir akşam yemeğinin ve sayamadığım onca şeyin etkisi var sanırım güne güzel başlamamda.
Teşekkür ediyorum Rabbim. Bana yaşattığın onca güzel şeyler için.

10 Haziran 2014 Salı

Bilgeye sormuşlar:)


Biraz önce okuduğum bu keyifli yazıyı paylaşmak istedim sizinle... Sevgiyle kalın :)

Bilgeye sormuşlar. (Genelde hep öyle olur ve bilgenin kim olduğu da bilinmez) Sabah kalkar, işime giderim. Akşam da evime gelir, yatarım. Bu böyle gider durur da anlamam, niye?
Bilge uzun uzun bakar. Sonra da “Her sabahın aynı, her akşamın aynıysa suç kimsede değil, suç sende? Kalkma bir gün de, gitme işine ya da gelme evine ya da yatma bütün gece…. Fark yaratmak, farklı olmak senin elinde. Fark için çok şey bekleme. Her gün yürüdüğün yoldan yürüme bir gün de. O asık suratın gülsün bir kere de. ‘Merhaba’ de bütün kalbinle birine. Sen sen olmazsan kimse uğraşmaz ki seninle…..”
Helal olsun bilge ama şu çağda yok efenim işe gitme ohhh keyfine bak bir gün de kısmına pek katılamayacağım. Çünkü işe gitmezsem işe bir daha hiç gidemeyebilirim ki biz buna halk arasında kovulma diyoruz.

Şaka bir yana bu yazı için yarattığım bu bilgenin söyledikleri bazı şeyler de yalan değil. Ne demişler: “Bilgeyi öldür, hakkını yeme” Örneğin “Fark için çok şey bekleme” kısmına ne dersiniz?
Evet, çoğumuz fark yaratmanın, günün o rutinliğinin bitmesinin sihirli bir şeylerle gitmesini bekler dururuz. Ama aslında o kadar büyük şeylerin bizi kurtarmasını beklediğimiz içindir hareket edemeyişimiz. İşte tam da bu noktada “Farklılık küçük şeylerde de farklılıktır” diyenlerdeyim. Her gün işe giderken servisle mi gidiyorsunuz? Bir gün kitap, bir gün müzik, bir gün film, bir gün uyuma, bir gün yazma, bir gün bir dil öğrenme için çalışma…. her gününüzü farklı kılmaya mutlaka katkı sağlayacaktır. Ama yook ben serviste sadece uyurum derseniz, o zaman da bilgeye soru moru sormak saçma oluyor?




4 Haziran 2014 Çarşamba

Vee ... Sen şükredeceksin ...

 
 


Mutsuzluğuna, depresyon diye bir kılıf uydurmuşsun ama sen de biliyorsun dimi, ruhunun acılarını eczaneden aldığın “o” ilaçlarla tedavi etme çaban aslında beyhude bir çaba… Boşver sen o ilaçları… Sana kendini iyi hissettiren insanları bul “ilaç niyetine” ve onlarla daha sık görüş, iyi hissettirmeyenlerle mümkünse görüşme, eğer görüşmeye mecbursan onları o şekilde kabul et… Değişmeyeceklerini kabul et, değiştirmeye çalışma ve direnme… Direnmek boşu boşuna enerji kaybettirir. Kabul ise bu yoldaki en büyük dönüştürücündür…
Güven…
Hayata, evrensel düzen dediğimiz ilahi plana, kendi yolunda yürüdüğünde, içini temizledikçe karşına çıkacak olayların ve kişilerin de seninle aynı temizlikte olacağına…
Ve korkmadan ilerle…
Göreceksin ki olaylar önüne gelmeye başlayacak ve sen, şükredeceksin

                                   “İyileştiren sevgilere ihtiyacı var insanın,
                                             Özellikle de şimdi, bu yaşlarda.
                                 Seni tüm zaaflarınla hatalarınla kabul eden,
                                                  Tüm korkularınla bilen,
                                                 Hesapsızca ve sorgusuz,
                                                     Şartsız ve koşulsuz,
                                                      Bencilce olmayan,
                                               Beninden önce senin olan,
                                 Onaylamasa da kabul eden bir yumuşaklıkta,
                                       Kalbinin içi kadar bir uzaklıkta,
                                           Sonuçta değil süreçte iyi gelen,
                                     iyileştiren sevgilere ihtiyacı var insanın…

                                                Düşüncesi bile gülümseten,
                               Omuzlarındaki tüm yüklerinden seni azad eden,
                                         Keder değil yaşama sevinci veren,
                                Tüm yaralarını kendi bile fark etmeden saran,
                          İyileştiren, iyi gelen sevgilere ihtiyacı var insanın.

                                Beklentileriyle yormayan, fazla soru sormayan,
                                           Yanında sen gibi sen olduğun,
                                        Tüm yanlış bildiklerini unuttuğun,
                                Hiçbir hesap yapmadığın, yapamadığın,
                         İyi gelen, iyileştiren sevgilere ihtiyacı var insanın…

                                         Seni kalıplar içine sıkıştırmayan,
                              Tüm kayıp taraflarını bakışlarıyla bulduran,
                                              En beceriksiz taraflarını,
                               Sevimli bir çocuğun yaramazlığı gibi görüp,
                                        Seni sevmeye daha da sarılan,
                          İyileştiren, iyi gelen sevgilere ihtiyacı var insanın…”





30 Mayıs 2014 Cuma

huzur :)




                                                               “Hayat kısa diyor film.

                                               Bir şaire aşık olmalı bir de daktilo almalı.

                                                                Sonra belki çay içeriz.

                                                        Şansımız varsa yağmur da yağar.

                                                   Damlalara huzur yüklemece oynarız.

                                               Benim damlam seninkini alnından öper.

                                                             Güzel şeyler olur belki.

                                                                     Sen gel bence.

                                                                                                       Lale Müldür

20 Mayıs 2014 Salı

sevgi :)

 
 
                              Tüketmek için bunca acele ettiğiniz, takvim yapraklarına…
                                     Onca hızla çevirdiğiniz akreplere yelkovanlara…
  İçine gönüllü daldığınız o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığınızda ne hissediyorsunuz?
                                    “Ne kadarı benim hayatım” diye soruyor musunuz?
                      Ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime…. Ya da ben başkalarının?..
                                “Aynadakinin ne kadarı ben’im, ne kadarı oynadıklarım?
          Sevgiyi koydum kum saatinin dolu dizgin akıp giden kumlarının her bir zerresine….
                              Çünkü bir tek sevgi var elimizde; bunca yıldan damıtılıp gelen..
                                      Yine bir tek o kalacak, yaşanacak yıllarından geriye…
                                  Bir tek sevgi olacak bunca telaştan artakalan ötesi yalan…
                                                                       Can Dündar

10 Mayıs 2014 Cumartesi

A - N- N- E


Yarın anneler günü...

Aslında bu sözlerimi seni karşıma alıp da söylemeyi öyle isterdim ki..Belki de ilk defa sadece beni

dinlemeni isteyebilirdim senden.Çünkü sen her zaman sözümü bitirmeden kendi fikrini söylemeyi,

olayları hep kendi emberinde yaşamayı seversin.Hani derlerdi büyüklerimiz, sen de yarın birgün anne

olunca anlayacaksın annenin kıymetini diye de neden bu kez olmadı büyüklerimizin dedikleri...Biz

seninle ne zaman ördük o bir türlü aşamadığımız duvarları..Sahi sen ne zamandan beri sadece kendi

mutluluğunu düşünür oldun?En son ne zaman kendin oldun anne?Neden sadece arkadaşlarının

yanında "kızım" ya da "çocuğum" kelimesini kullanırsın bana?Çocuğun olduğumu acaba o

zamanlarda mı hatırlarsın? Dedim ya işte aslında bunları sana açık açık söylemeyi öyle isterdim ki...

Ne yazık ki yapamıyorum, Korkumdan ya da çekindiğimden değil ama senin mutlaka kendini haklı

çıkaracak bir şeylerin vardır bilirim ben, işte bu yüzden bütün bu duygularımı sessizce söylerim

ben.Hatırlıyorum da yıllar önce bütün arkadaşlarımı sen seçmek isterdin, eğer sevmediğin biriyle

arkadaşlık edecek olsam, hemen bir bahane bulurdun.2 haftadır evinde misafir ettiğin arkadaşından

pek haz almasam da, bana söylenirken "hayatıma müdahele edemezsin, benim arkadaşım" derken

nasıl da acımazsın oysa. Sen hep böyleydin biliyor musun, son sözü hep söylemeliydin, sen herşeyi

bilirdin çünkü...

Küçüktüm henüz, heralde 8-9 yaşlarındaydım, babamla tartışmıştınız ve babam usul usul ağlıyordu,

ben bir erkeği ilk defa ağlarken gördüm anne o zaman. Babam şiir yazıyordu usul usul, cümleleri

öyle büyüktü ki, babam yalnızlığını büyütürken sen bir kez daha kazandığın zaferi

kutluyordun.Biliyor musun anne sen o zaman kaybettin belki de.

Nefret etmiyorum senden.Ama öyle kızgınım ki sana, hayattan almaya çalıştımöfkemi çoğu

zaman.Ve eğer karşıma eşim çıkmasaydı telafisi olmayan onlarca hata yapacaktım belki de.İŞte bu

yüzden kızamıyorum sana.Ama inan yürekten bağlanamıyorum sana.Düşünsene hiçbirşeyimi

anlatamıyorum sana.Bende ki güvenini kaybedeli o kadar zaman oldu ki anne....

Yarın anneler günü... Eski "Mavinin Rengi" olsa çırpınırdı günler öncesinden nasıl sürprizler

yapayım diye.Hediyeler alır, videolar hazırlar, çiçekçiye sipariş verir, yazdığım şiirlerden dörtlükler

okurdum sana. Üzgünüm anne, bu sefer hiçbirşey yapmak gelmiyor içimden.Kuru bir "anneler günü"

kutlaması olacak bu kez.Çünkü izninle ben iyi bir anne olmanın huzur ve gururu ile kendi "anneler

günümü" kutlamak istiyorum.

Sen sağ ol, evinde yaşa ve ben yine de orada olduğunu bileyim.Ben böyle de mutluyum...


28 Nisan 2014 Pazartesi

Olgunlaşmak

Uzun zaman olmuştu yazmayalı...Kendimi buldum bu zaman zarfında.İçsel yolculuğumda badireler arasında tükendim, yenildim, yaşadım, hayatın içinde kendi dünyamın farkına vardım...
Aslında yazacak o kadar çok şey var ki, daha müsait bir zamanda paylaşacağım inşallah. Bugün Can Dündar'ın kaleminden "Olgunlaşmak" paylaşmak istiyorum,tam anlamıyla beni anlatmış sanki...

Artık eskisi gibi her hafta sonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum.
Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum.
Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım
İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi
Ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun
Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık.
Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.
İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var
'Ben demiştim', 'ben bilirim', 'ben zaten anlamıştım'
Sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun.
İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor.
Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun.
İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum.
Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.
Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken.
Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine.
Kestirmeleri de öğrendim gide gele.
Boş geçen her saniye değerli artık.
Daha yapılacak çok şey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.
Gerektiğinde 'HAYIR' demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.
Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.
Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.
Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum.
Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.
Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar.
Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yasamadan hiçbir şey öğrenilmiyor
Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçak gönüllülükle gülüyorum içimden sadece
Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.
Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.
Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim .
Ayıp, günah yada ne derler korkuları çoktan geride kaldı.
Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor.
Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.
Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.
İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.
Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.
Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yasadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.
İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.
Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor.
Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.